Cüneyt Alphan

Tarih: 02.02.2026 19:52

Küresel Anti-Kürt İttifakı!

Facebook Twitter Linked-in

500 Kürt öldürüldü, 200 bin Kürt yerinden yurdundan edildi, göç ettirildi. —Ki Halep’te SDG yoktu; dört ay önce Paris’te yapılan anlaşma gereği SDG Halep’ten çekilecek, sadece yerel asayiş güçleri kalacaktı.

SDG ve Şam tam anlaşmak üzereyken Hakan Fidan fitnesi devreye girdi, Kürtlere karşı amansız bir katliam gerçekleştirildi. Diyarbakır Barosu yaşanan katliamı BM ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taşıdı. Ardından Kobanê’ye saldırıldı; elektriği, suyu kesildi, kuşatma altına alındı, onlarca çocuk donarak öldü. Aileler topluca infaz edildi.

Filistin, Gazze çocukları için tüm dünyayı ayağa kaldırmaya çalışanlar, timsah gözyaşı dökenler; Halep’te, Kobanê’de Kürt çocuklarının ölümüne sessiz kaldılar. Yetmedi, destek verdiler. İnsani yardım için sınırları kapattılar, hâlâ yardımların gitmesini engelliyorlar.

Ulusalcılar, Atatürkçüler, sözde dindarlar, milliyetçiler ve ikiyüzlü sahtekâr medya adeta Kürtlerin katliamına onay verdi. Kürtlere edilmedik hakaret, küfür, aşağılayıcı ifade kalmadı. Hatta “öldürülenler terörist, çocukları da teröristtir, bırakın ölsünler” diyenler bile oldu.

Suriye’deki Halep ve Kobanê olayları, Türkiye’deki Kürtlerde büyük bir kırılma yarattı. İçeride barış sürecini başlatıp dışarıdaki Kürdü dövme politikası, tüm Kürtler ve tüm dünya tarafından görüldü.

Dört parçada Kürtlere yönelik bu saldırılar, tarihte ilk defa iki şeyin gerçekleşmesine sebep oldu. Birincisi; Ortadoğu’daki, Avrupa ve Rusya’daki tüm Kürtlerin ayağa kalkmasını, Kürtlerin ortak bir duyguda birleşmesini sağladı.
İkincisi; Kürtler ilk defa tüm dünyayı da ayağa kaldırmayı başardı. Tüm Avrupa ve Amerika devletleri ayağa kalkarak katliamlara karşı çıktı.

Kürtlerin yanında olduklarına dair peş peşe açıklamalar yaptılar. Yabancı devletlerin parlamentoları, siyasetçileri, yazarları, sanatçıları ve akademisyenleri de Kürtlere destek oldular. Amerikalı bir senatör “Kürtleri Kurtarma Planı”nı hazırlayarak Senato’ya sundu; Cumhuriyetçiler ve Demokratlar ezici çoğunlukla destek verdi.

Amerika ve Fransa’nın ilk kez garantörlüğünde Suriye’de anlaşma sağlandı. Anlaşmada; Şam güçlerinin Kürt bölgelerine girmemesi, Kürt güçlerinin silah bırakmaması ve Kürtlerin tüm haklarının anayasal güvence altına alınması, Kürtler için büyük bir kazanım oldu. Her ne kadar hedeflenen özerklik elde edilmediyse de yarı özerklik sağlandı; bu, tam özerkliğin ilk adımı oldu.

Sosyal, görsel ve yazınsal medyada “Kürtler kaybetti, bitti” diye nara atanlar yanıldılar ve daha da yanılacaklarını göreceklerdir.

Karl Marx’ın, “Bir başkasını ezen ulus, özgür olamaz” sözünde ifade ettiği gibi; Suriye Kürtleri katletti, özgür olamadı. Irak Halepçe katliamı gibi katliamları yaşattı, özgür olamadı; parçalanma eşiğinde. İran her gün Kürtleri idam ediyor, parçalanma eşiğinde. Türkiye katliam yaptı, bir türlü toparlanamıyor.

Rosa Luxemburg, “Bir halk yabancı bir müstevli tarafından zincirlenmiş olarak kaldıkça, tüm gücünü, tüm çaba ve enerjisini zorunlu olarak dış düşmana karşı seferber eder. İç yaşamı felç olur, sosyal yaşamını özgürleştirme yeteneğine sahip değildir” der ve adeta Kürtleri tarif eder.

Irak, İran, Suriye, Türkiye ve Rusya’da yaşayan Kürtler, son yüz yıldır var olma ile yok olma arasında bir savaş veriyor. Ve son yüz yıldır Kürtler ilk defa aşiret anlayışını yıkıp bir ulus bilinciyle hareket etme yeteneğini sergilediler.

Fikret Başkaya hocanın konuyla ilgili analizinde şu çarpıcı tespitleri aktarayım:

“Harb-i Umumî (Birinci emperyalistler arası savaş) sonrasında ‘Orta Doğu’ denilen bölge, İngiliz ve kısmen de Fransız emperyalistleri tarafından dizayn edildi. Kürt halkı beş devletin (Türkiye, İran, Irak, Suriye, Rusya) sınırları içine hapsedildi.

Geride kalan yüzyılı aşkın dönemde Kürtler aralıksız baskıya ve katliamlara maruz kaldılar. Dilleri, kültürleri, tarihleri inkâr edildi. Parçalardan birinde özgürlükleri için ayağa kalktıklarında sadece kendilerini ezen devlet değil, diğerleri de teyakkuza geçiyordu. Tabii emperyalizmin de onayıyla…

Velhasıl karşılarında sadece kendilerini ezen devletle değil, bir ‘ittifakla’ cebelleşmek zorunda kaldılar. Yüz yıllık Kürt sorununu anlamak, bu geri planı dikkate almadan mümkün değildir.

TC, iç ve dış düşmansız yapamaz. Esasen ‘dış düşman’ verilidir; sınırların dışındakiler dış düşmandır. Ancak ‘iç düşmanın’ peydahlanması gerekir. Rejimin iç düşmanları Kürtler, Aleviler, komünistler-sosyalistler ve resmî tarihi, resmî ideolojiyi eleştirenlerdir.

Bu rejim, en değerli şairlerini, yazarlarını, bilim insanlarını, sanatçılarını, entelektüellerini ve gazetecilerini ya katletmiş ya da hapislerde çürütmüş; aç ve işsiz bırakmış, ilticaya zorlamıştır. Dolayısıyla bağnaz resmî tarih ve resmî ideolojiyle hesaplaşmadan Kürt sorununa dair tutarlı bir yaklaşım mümkün değildir.

Geride kalan yüzyıl, kitle katliamlarının, siyasi cinayetlerin, sistematik işkencenin ve yasakların yüzyılı oldu. TC’de muhalif olmak, farklı düşünmek hain sayılmanın yeterli koşuludur.

Burjuva siyaseti toplumu kutuplaştırarak yol alır. Toplum ne kadar kutuplaştırılırsa aldatmak, oyalamak ve yönetmek de o kadar kolaylaşır. Karşı çıkmak, itiraz etmek, muhalif olmak ‘terörist’ sayılmak için yeterlidir.

Sadede gelirsek; bugün Suriye’de yaşananlar, Kürtlere yönelik saldırılar, emperyalist ‘kaos stratejisinin’ devamından başka bir şey değildir. Emperyalist çıkarlar, Orta Doğu halklarının kendi ayakları üzerinde durmalarını ve sahip oldukları kaynakları kendi refahları için kullanmalarını engellemeyi gerektiriyor. Dün de böyleydi, bugün de böyledir.

‘Büyük Orta Doğu Projesi’ kapsamında 2000’li yılların başında bölge devletleri birer birer çökertildi. Suriye’den sonra sıra İran’a gelmiş görünüyor. ABD’nin Suriye’deki son dizaynı, İran’a saldırıyla ilgilidir. Bu saldırıda IŞİD-El Kaide artığı unsurların kullanılacağı açıktır.

ABD ve bir bütün olarak emperyalist kamp, Suriye’yi Ahmet Şara’ya (Culani) teslim etti. Aslında El Kaide ve IŞİD artıklarına demek daha uygundur. Daha birkaç ay önce başına 30 milyon dolar ödül konmuş eli kanlı bir cani, bugün ‘saygıdeğer Suriye devlet başkanı’ olarak Beyaz Saray’da ağırlanıyor. Avrupalı iktidarların da gözdesi. Bu kepazelik, ‘Batı Medeniyeti’ üzerine yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor.

Esad rejiminin düşmesinden sonra Kürtlerin bir statü kazanma ihtimali, dinci-ırkçı iktidar koalisyonunu teyakkuza geçirdi. ‘Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun halisane amaçlarla uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur.

Bu iktidardan ‘terörsüz Türkiye’ beklentisi içine girmek abesle iştigaldir. Bu rejim, varlığını kutuplaştırmaya, düşmanlaştırmaya ve ‘terörle mücadele’ retoriğine borçludur.

El Kaide ve IŞİD artıklarını sahaya sürerek Suriye’deki yegâne laik, demokrat ve ilerici Kürtlere saldırının önü açıldı. Türkiye’de resmî ideolojinin beyinlerini kötürümleştirdiği ve ‘aydın’ denilen kesimler, fanatik dinci katliamcıların vahşetini desteklemekte bir sakınca görmüyorlar.

Kobanê’yi, Rojava’yı ve kahraman Kürt kadınlarının haklı mücadelesini desteklemek, haysiyet sahibi herkesin vazgeçilmez görevidir. Unutulmamalıdır ki özgürlük, haysiyet ve sosyal eşitlik mücadelesinde kaybetmek diye bir şey yoktur. Adım atarsın ve mücadele öylece sürüp gider…”

— diyor Fikret Başkaya hoca.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —